Sezen Aksu’nun bir şarkısı vardır;
Cigaramı sardım karşı sahile yaktım ucunda acıları.
Ağları attım anılar doldu ağlar hasretimin kıyıları.
Yareme tuz diye yakamoz bastım tek şahidim aydı
Bir elimde defne bir elimde sevdan
Kalbim Ege'de kaldı…
Ege’nin herhangi bir yerine gidip kalbinin bir parçasını bırakmadan dönen yoktur sanırım. Ege’de geçirilen bir tatil dönüşümün üzerinden bir hafta geçmişti ve ben Ege’yi, insana verdiği huzuru, insanlarının cana yakınlığı ve doğallığını çok özlemiştim. O gün en yakın arkadaşımla –ki adı Serap- oldukça yorucu bir gün geçirmiştik, ikimizin de yaşadığı Ege özlemi ile kendimizi attık MARIA’NIN BAHÇESİ’ne…

Maria’nın Bahçesi, kalbi Ege’de kalanların, Ege mutfağını özleyenlerin ya da sevenlerin mutlaka gitmesi gereken bir yer. Tüm günün yorgunluğu ile Serap ve ben, kendimizi bahçedeki sandalyelere boş çuval misali bırakıverdik. Hemen menüye uzanıp başladık incelemeye. Neler yok ki menüde!! Kabak çiçeği dolması, ıspanaklı somon, midyeli pilav, dülger balığı… O kadar çok acıkmıştık ki açlıktan menüden seçim bile yapamayacaktık neredeyse. Kalamar, Karides sahanaki, Deniz börülcesi, Levrek, Selanik salatası siparişi vererek başladık bahçenin keyfini çıkarmaya…
Bahçe her zamanki gibi huzur doluydu. Her masaya birer tane konulmuş fesleğenlere şöyle bir elimizi sürüp mis gibi kokusunu ciğerlerimize çektik. Yerlerde saksıların içinden gülümseyen ya da tavandan aşağıya doğru muzip bir şekilde üzerimize sarkan kırmızı, pembe, narçiçeği rengi çiçekleri, fonda akordeon sesi eşliğinde izlemeye dalmak, günün yorgunluğunu almaya başlamıştı bile. Maria her masadaki müşterisinin yanına gittiği gibi yanımıza gelip “Hoş geldiniz” dedi, hal hatır sordu. İşte tam o sırada mis gibi kokan eşsiz lezzetiyle zeytinyağı, kankaları kekik ve pul biberle Cunda’dan geliverdi. Açlıktan gözü dönmüş iki kişi olarak hemen hasret giderdik kekikli, pul biberli zeytinyağıyla.
Yaklaşık üç yıldır tanıştığımız Maria’nın Bahçesi’nde, Maria’nın çocuklarıyla tanışmak gecenin sürpriziydi. En büyüklerinin elinde bir tane defter, müşterilerinden hatıra defterine yazmalarını rica ediyor, deftere yazılar yazılırken müşterilerle sohbet ediyordu Alex(22). Biz de aynen bu şekilde tanıştık ve başladık sohbete. Meraklıyız ya sordukça soruyoruz Yunan halkını, geleneklerini, Selanik’i ve onların hikâyesini. Birkaç dakika sonra mutfakta kurabiye yapmaya merak sarmış kardeşi Paskal(13)’dan kurtularak Apollo(20) da masamıza katıldı. İnsan Maria’ya bakıp bu yaşlarda çocuklarının olduğuna inanamıyor. Çocuklar, dokuz yıl önce Haşmet Bey’le evlenerek Türkiye’ye yerleşen anneleri ile birlikte beş yıldır bahçenin işletmesini sürdürüyorlarmış. Yılın altı ayı babalarıyla Selanik’te altı ayı da Türkiye’de anneleriyle olduklarını öğreniyoruz. Bunlar resmen bizim gibi. Adamlarda askerlik bizdeki gibi mecburiymiş, bir tanıdıklarıyla karşılaştıklarında soğuk bir tokalaşma yerine şapır şupur öperlermiş, onların çok özel askerlerinin etek giyiyor olmasına çok bozuluyor Apollo ve “ Erkek adam etek giyer mi? Olmaz öyle şey” diyor hem de bunu TÜRKÇE söylüyor
MARIA EKMEKÇİOĞLU
Bütün akşam İngilizce, Türkçe ve Yunanca karışık sohbetimizi devam ettirdik. Bu arada gece boyunca canlı müzik hiç susmadı. Öyle eller havaya cinsinden değil. Akordeon, gitar, keman… Sohbet devam ederken yemeklerimizi – hayatımda yediğim en güzel karides güveç- afiyetle yiyip, Maria’nın ev yapımı pek çok liköründen, limon likörünü keyifle yudumladık. Artık evimize gitmeye karar vermiştik ki Maria, içinde karanfil, tarçın, portakal ve ceviz olan Selanik Tatlısı ikram etti. Bir ara “Aman Allah’ım şimdi çatlayacağım” dedim. Yediğim her şey o kadar lezzetliydi ki yememek mümkün değil. Bir Pazar günü de kahvaltı için geleceğimize söz vererek ayrıldık içimize huzur ve mutluluk dalgaları yayan MARIA’NIN BAHÇESİ’nden.
![]() |
|
Dilek Ersöz




Sıra tatlılara gelince;