Hakkımızda Yazılan Yazılardan

 
Sema Temizkan - İstanbul'un Bayram Sofraları...
“Çocukluk yıllarımda, Bizim sokağımızda ki, (Beyoğlu, Meşelik Sokak) ve diğer sokaklarda olan evlerden buram buram çörek kokusu gelirdi. İstiklal caddesinde, o zamanın şık mağazaları; Ünlü ayakkabıcı ‘Goya’, ‘Neyir Konfeksiyon’, ‘Karaca’, ‘Mısırlı Triko’ ve ‘Vakko’ Paskalya bayramı için özel vitrinler oluştururlardı.

 
 
Vedat Milor Milliyet Gazetesi - De Gusto -Köşesinden
Ne kadar olumlu sıfat kullansam gene de düşündüklerimi tam ifade etmem zor. Hayat dolu, bu işi kalpten gelen bir sevgiyle yapan, tek tek her müşteri ile adeta bir anne şefkâti ile ilgilenen, yaratıcı ve yapıcı hatunlar. Eleştiri karşısında da biz erkekler gibi saldırgan olmak yerine pür dikkat kesilen ve yapıcı eleştiriye açık bu bayanlar. Bunlardan biri de Küçükyalı’da o sıra sıra lokantalar arasında sevimli bir bahçeden girilip geçilen bir balık lokantası olan Maria’nın Bahçesi .

 
 
Dilek Ersöz'ün Kişisel Blogundan
Ege’nin herhangi bir yerine gidip kalbinin bir parçasını bırakmadan dönen yoktur sanırım. Ege’de geçirilen bir tatil dönüşümün üzerinden bir hafta geçmişti ve ben Ege’yi, insana verdiği huzuru, insanlarının cana yakınlığı ve doğallığını çok özlemiştim. O gün en yakın arkadaşımla –ki adı Serap- oldukça yorucu bir gün geçirmiştik, ikimizin de yaşadığı Ege özlemi ile kendimizi attık MARIA’NIN BAHÇESİ’ne…

 
 
Deniz Yazıcı'nın Kişisel Blogundan
Maria'nın Bahçesi; Ege Denizi'nin ortasında başlayan bir aşk'a dayanıyor. Selanikli dekoratör ve çikolatacı MARİA, Ege'de tanıştığı gemi inşaat mühendisi Haşmet bey'i tanıyınca Egenin iki yakası arasında gidip gelmeye başlar. Selanikte Maria hanım'ın iki tane Ruby adında pastahanesi vardır.

 

 

marianin bahcesi
15.4.2008
 
İSTANBUL’UN BAYRAM SOFRALARI
 
Sema Temizkan / istanbulburda.com

 

“Çocukluk yıllarımda, Bizim sokağımızda ki, (Beyoğlu, Meşelik Sokak) ve diğer sokaklarda olan evlerden buram buram çörek kokusu gelirdi. İstiklal caddesinde, o zamanın şık mağazaları; Ünlü ayakkabıcı ‘Goya’, ‘Neyir Konfeksiyon’, ‘Karaca’, ‘Mısırlı Triko’ ve ‘Vakko’ Paskalya bayramı için özel vitrinler oluştururlardı. Yengeler, büyükanneler, halalar teyzeler, anlayacağınız geniş ailenin tüm hanımları, bayramlık giysilerini buralardan alırlardı.

O denli şık olurlardı ki, sanki bir moda defilesini izliyor gibi heyecanlanır, bir an evvel büyümeyi ve onlar gibi olmayı dilerdim… Bütün aile, bizde toplandığından, günler öncesinden, Paskalya bayramının yanı sıra, kalabalık olacak aile sofrası içinde, ayrı bir telaş yaşanırdı. Evimizin tüm emektarları, coşku içinde sağa sola koşuştururlardı. Gümüş takımlar parlatılır, perdeler değiştirilir, özel porselenler çıkarılarak elden geçirilirdi. Makroiça, Despina, Ninika evde bu işlerde koştururken, bölgede bütün Rumların tanıdığı olan diğer emektarımız ‘Sobacı Andon’, defalarca mahalle fırınına çörekleri götürür, piştikten sonra getirirdi…


Paskalya Bayramı yaz mevsimine denk gelmişse, bu seremoni Heybeliada’daki evimizde yaşanırdı. Günler öncesinden adadaki ev temizlenir, alışverişler yapılır her şey eksiksiz tedarik edilmeye çalışılırdı. Adada yaşayacağımız bayram, aynı zamanda özlediğimiz bol güneşli, uzun yaz günlerinle daha çok birlikte olmanın müjdesini verirdi. Bahçeye kuracağımız sofrada, Beyoğlu’ndan daha kalabalık olacağımızdan, ilave yemeklerle birlikte Bahçeye mangal kurarak ızgarada ette pişirirdik. Bunun için, oldukça büyük olan bakır leğenimizi mangal olarak düzenler, ancak yettirirdik. Bu işlerle uğraşırken bir yandan da, erkekler kendi aralarında birkaç gün sürecek olan tavla turnuvasına başlatırlardı. ‘FiloTeyzem’ salata yapardı.

Dekorasyonu çok seven ‘Dimitra Teyzem’ sofra kurma işine tek başına talip olurdu. Ve hakikaten de, kurduğu sofralar, nefis bir sanat eseri tablo gibi olurdu. Pişecek yemeklerin, tüm yorucu sorumluluğunu üstlenen anneme, (Sofiya Ekmekçioğlu ) yüz yaşına kadar yaşayan anneannesi, ‘Poliksimi Ninem’ yardım ederdi. Benim anneannem, ‘Vasiliki’ ise, Hacı Bekir pastanesine özel yaptırdığı ekmekleri getirtir, bu hazırlık süresince de hiçbir işi kendine dert edinmez, asilzade prensesler gibi koltuğuna oturur, sofranın hazırlanmasını beklerdi…

Bir masalı anlatır gibi, çocukluğunda, İstanbul’da yaşadığı bayram sofralarını anlatan, “Maria Ekmekçioğlu” Cennet gibi bahçesi, aşçıları, garsonları, müzisyenleriyle ve ayda bir çıkardığı gazetesiyle, Küçükyalı’da; nefis yemekleriyle, küçük bir,“Ege Cumhuriyet’i” kurmuş sanki…
“ Daha sonra, ailece yerleştiğimiz Selanik’te, yetişkin yaşlarımda açmış olduğum ‘Ruby’ pastanesinde Paskalya’nın yaklaştığı haftanın son gününde, 2 ton paskalya çöreği satardık.” Diye de, Selanik anılarına değinmeden geçemiyor…

Maria, 1991 yılından bu yana, bu bayram gününü daha anlamlı yaşıyor. Oğlu “Paskali”, bu anlamlı günün gecesinde doğmuş. O zamandan beri bu özel günde ailede, hem oğlunun doğum günü hem de bayram, bir arada yaşanıyormuş…

Hristiyan aleminin kutsal bayramı olan Paskalyayı, İstanbul Coğrafyasında yaşamanın anlamı, daha özeldir şüphesiz. İnanışa göre, İstanbul’da Ayasofya’da, Paskalya geceleri, birden bire kırılmış yumurta kabukları belirirmiş…

Paskalya’da, sofralarda baş köşede yer alan renkli yumurtaların, özellikle kırmızı yumurtanın inanışa göre çeşitli efsaneleri vardır:

Hz. İsa çarmıha gerildiği zaman yaralarından akan kanlardan bir damla toprağa düşünce, kırmızı Paskalya yumurtasını oluşturur. Yanında dua ederek ağlayan annesi Meryem’in, gözyaşları yumurtaya damlayarak desenler oluşturur. Bunu diğer yumurtalar izler. Bütün yumurtaları bir beze toplayan Meryem, oğlunun cenazesi için izin almak üzere, *Pontius Plate’in sarayına doğru giderken rastladığı her çocuğa bir yumurta vererek, barış içinde yaşamalarını öğütler. Oldukça bitkin bir halde, Plate’in Sarayına varan Meryem, düşer bayılır. Ve bütün yumurtalar yere saçılarak, inanışa göre dünyanın her yerine yayılır. O günden bu yana dünyanın her yerinde insanlar,Paskalyazamanı yumurtaları süsleyerek, sevgi ve barışın simgesi olarak birbirlerine verirler…

Paskalya sofrasının olmazsa olmazlarından olan renkli yumurtalar hakkında başka bir efsane ise şöyledir:

Çok uzaklarda bir mağarada, şeytanın cisimleşmiş hali olan canavar yaşarmış. Bu canavar, tam 12 ağır sağlam zincirle bir kayaya zincirliymiş. Her sene yardımcısını dünyaya yollar, her yeri gezmesini, oralardan haber getirmesini istermiş. Yardımcı geldiğinde hemen sorularını sormaya başlarmış.

-İnsanlar,barış içindeler mi?
-Çocuklar büyüklerine saygı duyuyorlar mı?
Cevaplar “Hayır!” ise, şeytan canavar çok keyiflenirmiş. Böyle devam ederse zincirlerden kurtulacakmış çünkü. Zincirlerin yavaş-yavaş gevşediğini hisseden şeytan,

-Peki son soru: Hala Paskalya Yumurtaları yapıyorlar mı?
Sorunun cevabı, “Evet!” İse, Şeytan öfkelenir, öfkelendikçe, zincirler iyice sıkılaşır, gücü iyice azalmaya başlarmış.

İnanışa göre, insanlar paskalya yumurtası yapmayı sürdürdükçe “Şeytan” kayaya zincirli olarak kalacaktır…

Maria’nın Bahçesinde 27 Nisan Pazar günü kurulan Paskalya sofrasında, renkli yumurtalar o kadar çok tu ki! Masada tokuşturulan yumurta sayısını takip edemedim. İçinde baharı müjdeleyen çeşitlerin olduğu rengarenk salata, ( kırmızı soğan, domates salatalık biber, reyhan, zeytin- peynir) sarı- yeşil renkli biberlerle yapılmış nefis zeytinyağlı dolma, ve tabii ki, buram –buram mahlep, kakule kokan, Paskalya çöreği için söyleyecek söz bulamıyorum doğrusu…

Maria ‘nın günler evvelinden telaşına düşerek kasaba, özel olarak ısmarlanmış, kendi yöntemi (bana göre büyücülük yeteneği ile!) ile marine ederek hazırladığı, masaya merasimle gelen “Kuzu Tandır” , sanki önce ki saydıklarımı yememişiz gibi, yanında ki nefis pilavla tabaklarımıza yapılan servise, hiç itiraz ettirmedi…

Biz masadakiler, yeni tanışmamıza rağmen, kırk yıllık dost gibi sohbet ederken servis yapan arkadaşların masaya doğru yöneldiklerinde, “ Yok artık, bunca yemekten sonra!” gibi cümleleri sarf etsek de, Maria’nın hem bayrama, hem de oğlu Paskali için, özel yaptığı pastayı, en ufak bir lokma bırakmadan nasıl yedik bilemiyorum?( Ben bunu yine, Maria’nın,yemek konusunda ki, büyücülük yeteneğine yoruyorum)…

Bu bayram sofrasının, yaşanan en büyük güzelliği ise, hepimizin geçmiş bayram sofrası, anılarını hatırlatan Maria ‘nın babası, “ Kiryako Amca” idi…

O’da artık, uzun yıllar yaşadığı Selanik’ten, kesin dönüş yaparak, İstanbul’a yerleşmenin mutluluğunu, bu masada hem yaşadı, hem de bize yaşattı.

27 Nisan Pazar günü Küçükyalı’da, “ Maria’nın Bahçesi’nde” kurulan bu sofrada yaşananların; kentlerin kraliçesi, “İstanbul’a” mahsus olduğunu, bu konuda da ne kadar şanslı olduğumuzu düşünüyorum…

“2010 Kültür Başkenti” Seçilen İstanbul’umuzda, İnsanları kardeşçe etrafına toplayan, böyle geleneksel sofraların, yaşandığına inandırmak, bizim ana amaçlarımızdan olmalı…

*Pontius Plate: Hazreti İsa’nın, çarmıha gerilmesi kararını veren, Romalıların Kudüs Valisi.


Yukarı

 

15.4.2008
 
Vedat Milor'dan
 
Millliyet Gazetesi

 

 

RESTORAN İŞLETMECİSİ MÜTHİŞ HANIMLAR VAR

Ne kadar olumlu sıfat kullansam gene de düşündüklerimi tam ifade etmem zor. Hayat dolu, bu işi kalpten gelen bir sevgiyle yapan, tek tek her müşteri ile adeta bir anne şefkâti ile ilgilenen, yaratıcı ve yapıcı hatunlar. Eleştiri karşısında da biz erkekler gibi saldırgan olmak yerine pür dikkat kesilen ve yapıcı eleştiriye açık bu bayanlar. Bunlardan biri de Küçükyalı’da o sıra sıra lokantalar arasında sevimli bir bahçeden girilip geçilen bir balık lokantası olan Maria’nın Bahçesi .

Bahçe dedimse sadece süs olarak kullanılan bir yer değil. Maria burada çeşitli otlar ve sebzeler yetiştiriyor ve bunları mutfağında kullanıyor. Mekteb-i Sultani’li arkadaşlarımla pazar günü saat 14.00’de bir öğle yemeği için buradayız. Burayı seçimi kendisine bıraktığım Taci Baba seçmiş. Beş kafadar Maria’nın evindeyizSaat 19.30 sularında bizim grup mest olmuş bir şekilde ayrılıyor lokantadan. Bırakın dostları düşman kardeşler bir araya gelse kol kola girerek ayrılırlar Maria’nin Bahçesi’nden. Hayır, yanlış okumadınız. Lokanta demedim “ev” dedim. “Yuva” da diyebilirdim.

Nedenini tahmin ettiniz. Maria’nin tutkusu ve sevecenliği lokantaya geçmiş. Sadece hazırladığı yemeklere değil lokantanın her köşesine sinmiş. Dekoru, tabak takımlarını, masa örtülerini, tersaneden gelen iskemleleri, her köşeyi süslemiş çiçekleri, insana baktığı zaman neredeyse “Ole” dedirten tabloları seversiniz ya da sevmezsiniz. O sizin bileceğiniz iş. Ama buraya ince zevki ve renkli kişiliği olan bir hanım elinin değdiğini yadsıyamazsınız. Yemekler için de aynı şey söylenebilir. Her şeyi herkesin seveceğini garanti edemem. Ama herkesin en azından bir şeyleri çok seveceğini ve kendine özgü, kişiliği olan bir mutfak ile karşılaşacağınızı garanti ederim. Biz beş kafadar, belki hepimiz aynı rahlelerde dirsek çürütüp aynı pilava kaşık salladığımızdan, aynı sonuçlara kolayca vardık.

Benim burada yaptığım bir raportör gibi bunları özetlemek sadece. Maria’nin Girit dolmasını beğenmemek mümkün mü? Dışı közlenmiş kırmızı biber, içi közlenmiş patlıcan olan bu dolmanın sirkesi de tam kıvamında. Nefis rakı mezesi. Keza taramar ve çiroz da enfes. Ülkemizde herhalde yerli uskumrudan çiroz yapmak unutuldu. Neyse ki Maria hatırlıyor. İçi fıstık ve üzümlü kabak çiçeği dolma leziz. Safran katılmış fava Bodrum’daki enfes favalar ayarında değil ve safranın katkısı tartışılır ama o da belli bir düzeyde. Tahini aşırı kaçmış Ermeni mezesi ‘topik’i burada ısmarlamak hata olur. Lakerda aşırı tuzlu, iyi değil. Ama kabahat bunu kendisi hazırlayan Maria’da değil, Doktor Cengiz Yucel’de. Cengiz’in olduğu hiçbir masada iyi lakerda yenmez. Ne zaman ısmarlasak “ben çok severim ama aşırı tuzlu çıkıyor” diyor ve aynen dediği gibi oluyor.

Adam biraz müneccim biraz da matematiği iyi olduğundan olasılık hesaplarını iyi yapıyor. Sıcaklar da fena değil hani. Ege’nin küçük kalamarları Mantarlı, domatesli ve sarımsaklı ahtapot lezzetli ama donmuştan hazırlandığı belli. Bütün halinde ızgara edilen ve yanında domates soslu sote patates ile sunulan kalamar belki dondurulmuş ama en azından Ege kalamarı. Malezya ya da Hindistan’dan vakum içinde gelenlerden değil. Ayrıca bunu bir bütün halinde ve içi sulu kalarak ızgara etmek maharet ister. Ege otları ile doldurulan kalamar dolma küçük kalamardan. Lezzetli. Eminim Maria bulduğunda o Ege’nin enfes küçücük kalamarlarını da mutfağında kullanıyordur.

Midyeli pilav buranın spesyalitelerinden. Midye Samsun’dan geliyormuş. Maria kendisi hazırladığında pilavı da enfes olurmuş. Pazar günü Maria brunch ile meşgul olduğundan kendisi hazırlayamamış. Yazık. Maria doğal ot meraklısı. Ege otlarını da pişirmeyi biliyor. Hangisi haşlanacak, hangisi sote edilecek, biliyor. Bana hitap eden bir de lezzet anlayışı var. Doğal tatları bozmuyor ama sarımsak, biber, iç fıstığı gibi malzemeleri eklemeye de korkmuyor.

Tattığımız üç otun hepsi güzeldi: Isırgan otu. Kazayağı. Turpotu. Kilo almadan ayrılmak mümkün değil! Ayrıca Maria İstanbul’da yediğim en iyi çikolatalı pastalardan birini yapıyor. Birinci sınıf Valhrona çikolatası kullanarak. Adı, tahmin edeceğiniz gibi, Maria’nin bahçesi! Çikolatalı pasta kadar takdir ettiğim bir diğer malzeme de tabak içinde sunulan “zeytinyağı”. Piyasada “naturel sızma” diye satılan zeytinyağlarının çoğu gibi ayçiçeği yağı lezzetinde değil. Rengi yeşilimsi. Gidin, ekmeğe banarak yiyin. Servis de abartmaya kaçmadan ilgili ve bilgili. Rakınızı da buz koymadan soğuk içmeniz mümkün.

Ya kilo almadan Maria’dan ayrılmanız? İşte o mümkün değil!

Değerlendirme: ***


Yukarı

 

 

 
14.01.2008
 
Dilek Ersöz'den
 

   DÜŞÜNÜYORUM

29.8.2007

EGE TADINDA BiR CUMARTESi AKŞAMI

 

Sezen Aksu’nun bir şarkısı vardır;          

Cigaramı sardım karşı sahile yaktım ucunda acıları.   

Ağları attım anılar doldu ağlar hasretimin kıyıları.

Yareme tuz diye yakamoz bastım tek şahidim aydı
Bir elimde defne bir elimde sevdan
Kalbim Ege'de kaldı…

 Ege’nin herhangi bir yerine gidip kalbinin bir parçasını bırakmadan dönen yoktur sanırım. Ege’de geçirilen bir tatil dönüşümün üzerinden bir hafta geçmişti ve ben Ege’yi, insana verdiği huzuru, insanlarının cana yakınlığı ve doğallığını çok özlemiştim. O gün en yakın arkadaşımla –ki adı Serap- oldukça yorucu bir gün geçirmiştik, ikimizin de yaşadığı Ege özlemi ile kendimizi attık MARIA’NIN BAHÇESİ’ne…

                                

Maria’nın Bahçesi, kalbi Ege’de kalanların, Ege mutfağını özleyenlerin ya da sevenlerin mutlaka gitmesi gereken bir yer. Tüm günün yorgunluğu ile Serap ve ben, kendimizi bahçedeki sandalyelere boş çuval misali bırakıverdik. Hemen menüye uzanıp başladık incelemeye. Neler yok ki menüde!! Kabak çiçeği dolması, ıspanaklı somon, midyeli pilav, dülger balığı… O kadar çok acıkmıştık ki açlıktan menüden seçim bile yapamayacaktık neredeyse. Kalamar, Karides sahanaki, Deniz börülcesi, Levrek, Selanik salatası siparişi vererek başladık bahçenin keyfini çıkarmaya… 

 

       

Bahçe her zamanki gibi huzur doluydu. Her masaya birer tane konulmuş fesleğenlere şöyle bir elimizi sürüp mis gibi kokusunu ciğerlerimize çektik. Yerlerde saksıların içinden gülümseyen ya da tavandan aşağıya doğru muzip bir şekilde üzerimize sarkan kırmızı, pembe, narçiçeği rengi çiçekleri, fonda akordeon sesi eşliğinde izlemeye dalmak, günün yorgunluğunu almaya başlamıştı bile. Maria her masadaki müşterisinin yanına gittiği gibi yanımıza gelip “Hoş geldiniz” dedi, hal hatır sordu. İşte tam o sırada mis gibi kokan eşsiz lezzetiyle zeytinyağı, kankaları kekik ve pul biberle Cunda’dan geliverdi. Açlıktan gözü dönmüş iki kişi olarak hemen hasret giderdik kekikli, pul biberli zeytinyağıyla.

 

Yaklaşık üç yıldır tanıştığımız Maria’nın Bahçesi’nde, Maria’nın çocuklarıyla tanışmak gecenin sürpriziydi. En büyüklerinin elinde bir tane defter, müşterilerinden hatıra defterine yazmalarını rica ediyor, deftere yazılar yazılırken müşterilerle sohbet ediyordu Alex(22). Biz de aynen bu şekilde tanıştık ve başladık sohbete. Meraklıyız ya sordukça soruyoruz Yunan halkını, geleneklerini, Selanik’i ve onların hikâyesini. Birkaç dakika sonra mutfakta kurabiye yapmaya merak sarmış kardeşi Paskal(13)’dan kurtularak Apollo(20) da masamıza katıldı. İnsan Maria’ya bakıp bu yaşlarda çocuklarının olduğuna inanamıyor. Çocuklar, dokuz yıl önce Haşmet Bey’le evlenerek Türkiye’ye yerleşen anneleri ile birlikte beş yıldır bahçenin işletmesini sürdürüyorlarmış. Yılın altı ayı babalarıyla Selanik’te altı ayı da Türkiye’de anneleriyle olduklarını öğreniyoruz. Bunlar resmen bizim gibi. Adamlarda askerlik bizdeki gibi mecburiymiş, bir tanıdıklarıyla karşılaştıklarında soğuk bir tokalaşma yerine şapır şupur öperlermiş, onların çok özel askerlerinin etek giyiyor olmasına çok bozuluyor Apollo ve “ Erkek adam etek giyer mi? Olmaz öyle şey” diyor hem de bunu TÜRKÇE söylüyor

   

                             MARIA  EKMEKÇİOĞLU

 

Bütün akşam İngilizce, Türkçe ve Yunanca karışık sohbetimizi devam ettirdik. Bu arada gece boyunca canlı müzik hiç susmadı. Öyle eller havaya cinsinden değil. Akordeon, gitar, keman… Sohbet devam ederken yemeklerimizi – hayatımda yediğim en güzel karides güveç- afiyetle yiyip, Maria’nın ev yapımı pek çok liköründen, limon likörünü keyifle yudumladık. Artık evimize gitmeye karar vermiştik ki Maria, içinde karanfil, tarçın, portakal ve ceviz olan Selanik Tatlısı ikram etti. Bir ara “Aman Allah’ım şimdi çatlayacağım” dedim. Yediğim her şey o kadar lezzetliydi ki yememek mümkün değil. Bir Pazar günü de kahvaltı için geleceğimize söz vererek ayrıldık içimize huzur ve mutluluk dalgaları yayan MARIA’NIN BAHÇESİ’nden.

                                                              

Kalbiniz Ege’de kaldıysa Maria’nın Bahçesi, enfes ve doğal yemekleriyle, evinizin bahçesi tadında sıcak sohbetleriyle özleminizi dindirmenize yardım edecektir.

 

Dilek Ersöz

    

 



Yukarı

 

 

10.12.2007
 
Deniz Yazıcı'dan
 
denizyazici.com

 

 

EGE DENİZİNİN ORTASINDA BAŞLAYAN BİR AŞK

Maria'nın Bahçesi; Ege Denizi'nin ortasında başlayan bir aşk'a dayanıyor. Selanikli dekoratör ve çikolatacı MARİA, Ege'de tanıştığı gemi inşaat mühendisi Haşmet bey'i tanıyınca Egenin iki yakası arasında gidip gelmeye başlar. Selanikte Maria hanım'ın iki tane Ruby adında pastahanesi vardır. Birini satar, birini ahçılarına devredip Türkiye'ye yerleşir. Yemek yapmaya aşık olan Maria'nın Türkiye'de başka bir iş yapması mümkün değildir. Bu sefer çikolatalar ve pastalarla yetinemeyip iki ülkenin ortak yemek kültürünü yansıtan muhteşem Ege - Selanik - Rum mutfağını birleştirip Etiler'de bir dönümlük bir bahçede MARİA'NIN BAHÇESİni kurar.
a
Bahçe birkaç yıl önce yazlık bir cafe olarak işletilmesine rağmen terkedilmiş durumdadır. Bu yüzden mekan yeni baştan Maria ve Haşmet beyin dekoratörlük bilgileri, Haşmet Bey'in inşaat ve imalathane güçleri ile el işçiliği kullanılarak muhteşem ahşaplarla sıfırdan dekore edilir. Daha ilk haftalardan mekanın güzelliği ve yemeklerin lezzetleriyle ağızdan ağıza dolaşınca Selanik ve Rum mezeleri ve çeşit çeşit balıklarla hazırlanmış olan menü büyük bir başarı kazanır. 4,5 ay sonra içki ruhsatı sıkıntısı dolayısıyla MARİA'NIN BAHÇESİ kapanmak zorunda kalır. Ama pes etmek yok.

Haşmet Bey'in ciddi arayışları sonucunda Küçükyalı'da sahilde adaların tam karşısında inşaat halinde 2 katlı kocaman bahçeli bir villa bulunur ve MARİA'NIN BAHÇESİ tabelası Etiler'den Küçükyalı sahiline taşınır. Maria ve Haşmet Bey yeniden dekoratörlükte kolları sıvayıp villayı ve bahçeyi istedikleri tarzda dekore edip bahçeye meyva ağaçları, mimozalar, manolyalar, melisalar, renk renk yüzlerce çiçekler, limon ağaçları, yaseminler, begonviller dikerek bir vaha oluşturur. Sıra mutfağa geldiğinde ise zevkle, aşkla, yaratıcılıkla yapılmış yemekler oluşmaya başlar.

Kabak çiçeği dolması, pazılı levrek sarması, midyeli lahana dolması, rezeneli şevketi bostan safran sosunda enginar kalbi, 300 gramlık Ahtapot bacağı kömürde, 400 gramlık Kalamar Akordeon, Kalamar dolması, Sahanaki Karides, Sahanaki Ahtapot, Karidesli Bamya, Midyeli Pilav Salma, Hamurda cibes ve marato eşliğinde Levrek, Deniz Çipura Dolması içine; ıspanak, incir, kayısı, ceviz ve rokfor dolduruluyor.

Htipiti, Skordalia, Tirokafteri, Şarapta midye, Gratine Tarak, Kırlangıç Buğulama, Dülger ve İskorpiten kerevizli Balık Çorbası ve liste aynı tarzda uzun uzun devam ediyor. a Sıra tatlılara gelince;

Tatlı listemiz sırf Bitter Valrhona Çikolatasından.Tarta sokolata, Maria'nın rüyası, Karamela Portokali Valrhona, Karidopita Tatlı listemizden birkaçı. Pazar Brunchta çıkan bütün reçel çeşitleri ev yapımıdır. İncir, Ceviz, Zeytin, Karpuz, Patlıcan, Karadut, Ahududu Bergamonto, Portokal ve daha neler neler. Gurme yemekli gecelerin sonunda ikram ettiğimiz likörlerde ev yapımıdır. Vişne, Böğürtlen, Lime Ahududu, Mandalina, Armut, Şeftali, Kayısı liste bu şekilde devam ediyor.

Zeytinyağı her zaman Cunda Adası'ndan gelir. Hodan, Cipes, Şevketi bostan, Hardal otu, Kuzu kulağı, Deniz börülcesi, Ebe gümeci gibi otlar. Bazen Ayvalık bazen de Tire'den gelir. Ahtapotlar kesinlikle Yunanistan'dan gelir. Lakerda ev yapımıdır. Peynir çeşitleri Tire'den, Ayvalık'tan, Ezine'den gelir. Bütün bu güzellikler tabiki canlı müzikte ister. Keman, Gitar, Akordion. Bazı akşamlar Buzuki bazı akşamlar da saksafonlu geceler leziz yemeklere keyif ve mutluluk katıyor.

 

  • Eklenme:14.03.2006 Okunma Sayısı:3152
  • Ekleyen:
  • Kaynak :

 


Yukarı